
MANEVİ SOSYAL ADALET
Kin, nefret, şiddet hiçbir zaman dünyamıza adalet getiremedi, getiremez de. İşte geçmişte Bosna, işte Çeçenistan ve daha nice insanlık dışı katliam yapılan bölgeler
gözümüzün önünde cereyan eden kanayan yaralarımız. Maalesef “Yenidünya düzeni’’ dedikleri moda sloganların içi kanla dolu. Hümanizm türü yıldızlı kavramlar cellâtlıkmış meğer. Anlaşılan 21.yüzyılın eşiğinde gelinen nokta, pek de iç açıcı değil. Dolayısıyla rejimler ve iktidarlar kitlelerin haklı taleplerinin önüne geçtikçe, fanatizm daha da güç kazanmaya devam edecek gibi. Neyse ki Batı, ortaçağın karanlık engizisyon ve giyotinli uygulamalarını terk edip sosyal adaleti kavramaya başladığı anda davayı kazanmayı başarabilmiş, ama aynı duyarlılığı kendi dışındaki topluluklara karşı zulümlere vardıracak kadar noktalara taşımasıyla birlikte onları ‘öteki’ görme ikilemi arasına düşmüşlerdir.
.
Bir başka ikilem hali ise, ülkemiz içerisinde toplum mühendisliğine soyunanların ortaya koyduğu tabloda görülecektir. Oysa çifte standartlık çoğu kere ülkemiz için sancılı olmaktadır. Bu yüzden ilim adamları yaşadığımız bu sancılı evreye “geçiş süreci” diyorlar. Geçiş sürecinde yaşadığımız sıkıntılar genellikle; ‘küçük birimden büyük birime dönüşememek, millikten evrenselliğe sıçrayamamak gibi süreçlerin yansımaları söz konusudur. Dünya geçte olsa farklılığın veya eşitsizliğin özgürlük olduğunu anlayabilmiş, ama Türkiye henüz bu düzeyi yakalamış değil. Yakın zamanlara kadar özdeşliğin veya eşitliğin, adalet olduğu biliniyordu. Oysa özdeşlik veya eşitlik totalitarizm demektir. İnsanlık bugün anlamaya başlamış olsa dahi, Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan çok önceden; “Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır”(Zuhruf Suresi, 52) ayetiyle insanlar arasındaki farklılığın olabileceğine dikkat çekmiştir. Yani, Fransız sağının 1968’de sunduğu öğretiyi Kur’an çok daha önceden bildirmiştir.
İslâmiyet açıkça sosyal farklılıkların, mesleki tabakalaşmanın varlığını kabul eder. Allah-ü Teâlâ, farklı işlere karşı kabiliyet ve istidatları yaratmış, nitekim beş parmağın beşi bir olmadığı gibi, toplumun da tek düze olamayacağını gözler önüne sermiştir. İnsanların farklı kabiliyet ve istidatlarından, ister istemez rızk farklılığı doğmaktadır. Demek ki Marksistlerin tam eşitlik, ya da herkese aynı derecede eşitlik paylaşım ilkesi ütopikmiş.
.
Sosyal adaletsizliğin ve fırsat ve imkân eşitliğinin olmadığı toplumlarda, insanlar sefalette ortak olmayı tercih edeceklerdir. Dahası kitleler; “Bir kısmımız zengin, büyük bir kısmımızın da fakir olacağına, hepimiz fakir olalım” duygusuna kapılacaklardır. Böyle duygu yüklü kitleleri fanatizmin kucağına itme ve provoke etmek çok daha kolay olsa gerek. Yapılacak olan tek şey, sermayenin tabana yaygınlaştırılması, tekelleşmenin önüne set geçmektir. Bu konuda Kur’an’da, “Ta ki o mal sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın” uyarısını yaparak, insanlığa gerçek sosyal adaletin yolunu göstermektedir. Kuvvetsiz adalet aciz, adaletsiz kuvvet zulümdür sözü çok yerinde anlam yüklü bir ifade. Adaletin en büyük kuvveti ve desteği hukuki kurallardır. Hukukun ve devlet hâkimiyetinin olmadığı zeminler, kaygan ve bir o kadar da girifttir.
Hukuki temellerden yoksun adalet aciz, adaletle bağdaşmayan hukuki ilkelerde zulme eşdeğer olarak kabul görmektedir. Hukuk yazılı normları ile toplumu düzene sokar ve haklıyı haksızı ayırır sadece. Ama hangi hukuk? Elbette ki adaleti ön palana alan hukuk kabulümüzdür. Bir kimse şiddete maruz kalan fertlerin cezalandırma hakkını kendisinde göremez. İhkak-ı Hak ilkel çağlara mahsus uygulamadır çünkü. Bu bakımdan İslâm, “Çöle inen nur” olarak tecelli ederek insanlığa kurumlaşmayı ve adaleti getirmiştir. Dinimiz İhkak-ı Hak’kı tasvip etmeyerek, suç işlendiğinde devletin hakemliğinde hukukun işletilmesini öngörmüştür. Resûlüllah (s.a.v.)’in “Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle, dilinizle de gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz...” hadisi şerifini ehlisünnet âlimleri, elle müdahalenin devlete ait olduğunu, dille âlimlerin, kalple buğz etmenin ise avam’ın (halkın genel seviyesi) yapabileceğini beyan buyurmuşlardır. Demek ki, her kesimin kendi içinde hukuku mevcuttur. O halde devlet devletliğini bilecek, âlim bilgiyi konuşturacak, avam ise haddini aşmayarak kalbi ile kötülükleri kınayacak. Zira toplumda sosyal adalet ancak bu dengeleri korumakla mümkündür. Aksi takdirde ortamda kargaşa hâkim olabileceği gibi, önü alınamaz yaraların ardından şiddet ve anarşizm kol gezecektir. Onun için adalet şart diyoruz.
İnsanlar, önce iç dünyalarında adaleti tesis edecek, daha sonra da sosyal adalet uygulama isteme hakkını elde edecek. Bu şartları gerçekleştiremediğimiz müddetçe sosyal hayatta kalıcı adaleti kuramayız. İnsanlığın özlediği adaleti yakalamak için, hem manevi adalet, hem de sosyal adaleti gerçekleştirmek gerekiyor.
Sözün özü, adalet her şeyin (mülkün) temelidir.
NOT: BU YAZI ASLINDA GENCALPEREN FORUM BÖLÜMÜNE AİTTİR LAKİN SAYIN ÜYEMİZ ALPEREN GÜRBÜZERİN ENGİN HOŞGÖRÜSÜNE SIĞINARAK YAYINLADIK











Yorumlar