İ'LÂYI KELİMETULLAH İÇİN NİZAM-I ALEM DİYENLER
Grup Bilgisi
Kategori:
Henüz Grup Kategorisi Oluşturulmadı.
İsim:
İ'LÂYI KELİMETULLAH İÇİN NİZAM-I ALEM DİYENLER
Açıklama:
İslamiyeti kabul eden Türkler "İ'LÂ-YI KELİMETULLAH" davası uğruna tüm dünyaya Türk-İslam adalet ve hoşgörüsünü götürmekle kalmamış, hakimiyeti altında 30’dan fazla din ve ırktan insanı koruyup kollamayı kendisine vazife bilmiştir.
Oluşturulma T.:
Cuma, 02 Ekim 2009
Oluşturan:
Grup Tipi:
Açık
Bu Guruba Herkes Üye Olabilir ve İçeriğini Görebilir.
Özel
Bu Gruba Katılmak İsteyen yeni Üyeler Onay Gerektirmektedir. Herkes Grubun Açıklamasına Görüntüleyebilir. Sadece grup Üyeleri Grup İçeriğini Görüntüleme İznine Sahiptir.

Duyurular

İslamiyeti kabul eden Türkler "İ'LÂ-YI KELİMETULLAH" davası uğruna tüm dünyaya Türk-İslam adalet ve hoşgörüsünü götürmekle kalmamış, hakimiyeti altında 30’dan fazla din ve ırktan insanı koruyup kollamayı kendisine vazife bilmiştir.

Türk, bütün varlığı ve heyecanı ile islamiyete koşarken hasretle beklediği
dine kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştır. "Allah’tan başka ilah yoktur"
diyen, "cihad" emri ile "alplik ruhunu" besleyen, öte yandan "hak yolda"
alimlerin akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek bulan
islamiyet, kısa zamanda Türk’ün ruhunu keşfetmekle kalmamış, Türk’ü
yeniden Türk’e buldurmuştur.

S. AHMET ARVASİ

Türkler ve İslamiyet

İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte millet olma sürecini tamamlayan Türkler kısa sürede islamiyeti bir "dünya dini" haline getirmiş,hakimiyeti altında olsun ya da olmasın tüm müslüman azınlıkları koruyup kollama görevini üstlenmişlerdir. Tarihte hiçbir millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk Milleti, bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır

Tarihte hiçbir millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk Milleti bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır. Türklerin İslamiyeti kabulünün en önemli sonucu, islam dinine girmeleriyle millet olma sürecini tamamlayan Türklerin kısa süre içerisinde islamiyeti bir "dünya dini" haline getirmeleri olmuştur

 


Türkleri İslamiyete Yakınlaştıran Sebepler

Türkleri islamiyete yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur. Allah'ın birliği inancı Türkler’de çok yaygın olan bir inançtı. Din adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, "biz tek Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz" demişti. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)

Türklerde Allah'ın birliği inancı "Kök Tengri" (Gök-Kainat Tanrısı) olarak isimlendirilmişti. Türkler’in inançları ile islam inancı arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşcinsellik kesinlikle yasaktı ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı. (İ. Hami Danışmend, Türk Irkı Neden Müslüman Oldu, s.17) Türklerin islamiyeti kabul etmelerinde islam öncesi Türklerin inançları ile islamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır. Bu benzerlikleri kavradıkça islamiyete her geçen gün yakınlık duyan Türkler, Emevi Valisi'nin Horosan'da İslamiyeti yaymak için cami ve medrese açmasına hiçbir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza mücadele etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.


Dünya Tarihinin Dönüm Noktası

Türkler’in İslam dini ve müslüman Araplarla tanışmasına vesile olan "Talas Savaşı"ndan Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvarileri yetişmiştir. Savaşı izleyen Karluk beyinin emriyle savaş alanına giren Türk süvarileri karşısında neye uğradıklarını şaşıran Çinliler Talas Savaşı’nda yenilgiye uğramışlardır. Bu savaşın ardından islamiyet Maveraünnehr’de kalıcı hale gelmiş ve Türkler de uzun zaman Çin tehlikesinden kurtulmuşlardır.

Bölgeye adım atan Müslüman Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik ve savaştaki üstün meziyetlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. Bu savaş sonucunda, Türklerin islamiyete girmesiyle bu dinin kısa sürede bir "dünya dini" olacağı inancı doğmuştur. Türklerin müslüman Arapları, Arapların da Türkleri tanımasına neden olan "Talas Savaşı" dünya tarihi için bir dönüm noktası olmuştur.

Talas Savaşı’nın ardından kitleler halinde islam dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine hiçbir zorlama ile karşılaşmamışlardır:

"Türkler, İslamiyeti samimi olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı… Türkler müslüman olmak suretiyle Türklüklerini kemale erdirmiş, adeta tamamlamışlardı." (Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.47)


Müslüman Olmayan Türklerin Akibeti

Türkler islamiyeti kabul etmeselerdi hiç şüphesiz tarihteki milletler mezarlığına gömülürlerdi. İslamiyeti kabul etmeden çeşitli uzakdoğu dinlerinin etkisi altında kalan Türkler, bu dinlerden olumsuz şekilde etkilenmiştir.<İslamiyeti kabul etmeyen Türk boyları, tarih boyunca milli kültürlerini kaybetmeye mahkum olmuşlardır. Nitekim Budizmi eden Tabgaçlar, Museviliği Hazarlar bugün Türklüklerini tamamen kaybetmişlerdir. Allah’ın insanlığa son mesajı olan Kuran’ın yolunu izleyen hiçbir boyu benliğini kaybetmemiştir.>

Türklerin islamiyeti kabulünden çok önce M.S 375 yılında Avrupa’ya ayak basan ilk Türkler olarak tarihe geçen Hunlar, siyasi ve askeri açıdan uzun yıllar kendinden söz ettirmiş ancak çeşitli uzakdoğu dinlerinin etkisi altında kaldıkları için Türklüklerini kaybetmişlerdir. Büyük bir kısmı Hristiyanlaşan bu Hun Türkleri sosyal asimilasyona uğrayarak milli varlıklarını kaybetmişlerdir. Dün olduğu gibi bugün de Müslüman olmak ve islamiyetin gereklerine uygun bir yaşam sürmek Türk Milleti’nin varlık şartı olarak önemini korumaktadır. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.17)


Türklerin İslam Dünyasındaki Liderliği

İslamiyeti kabul eden Türkler "İlahi Kelimetullah" davası uğruna tüm dünyaya Türk-İslam adalet ve hoşgörüsünü götürmekle kalmamış, hakimiyeti altında 30’dan fazla din ve ırktan insanı koruyup kollamayı kendisine vazife bilmiştir.

Türkler İslam dünyasının önderlik görevini ilk olarak Selçuklu Devleti zamanında kazanmışlardı. Selçuklu devleti ve onun mirası üzerine korulan Osmanlı Devleti, sınırları içerisinde olsun ya da olmasın islam ülkelerine yapılan saldırıları kendi ülkesine yapılan bir saldırı olarak kabul ediyordu. Yavuz Sultan Selim Mısır’da hüküm süren Memlüklü Devleti’ne son vermesi üzerine islam dünyasının önderliği manevi olarak da Türklere geçti ve tüm islam dünyasının başkenti İstanbul oldu.

Mısır’ın ardından Kuzey Afrika ülkeleri de birer birer Osmanlı sınırlarına dahil edildi. İspanyol işgaline uğrayan Cezayir’e çıkarma yapan Barbaros Hayrettin Paşa bölge halkının sevgi gösterileriyle karşılandı. Türklerin Cezayir’e adım atışıyla birlikte İspanyolların ve İspanyollarla işbirliği içerisinde bulunan Cezayirli yöneticilerin halka yapmış oldukları zulüm son buldu.Cezayir’le birlikte Tunus, Fas, Libya, Irak, Körfez Ülkeleri ve Yemen’de Osmanlı topraklarına dahil edildi.

Türkler hakimiyeti altındaki topraklarda hiçbir zaman emperyalist bir yaklaşım içerisinde olmadı. Özellikle halkı müslüman olan ülkelerdeki insanlar, her alanda Türklerle eşit haklara sahipti. Arap halkları İslamiyete yapmış oldukları hizmetlerden dolayı Osmanlı Sultanlarına ve Türklere büyük sempati duyuyorlar ve "kavmi necip" olarak isimlendiriyorlardı. 4. yüzyıl Türk idaresi altında yaşayan Araplar, her türlü iç ve dış saldırıya karşı güven içinde bir yaşam sürdüler.

19. asırda bölgedeki doğal kaynaklara göz diken Batı ülkelerinin kışkırtmalarıyla Arap ülkelerinde esen bağımsızlık rüzgarı iddia edilenin aksine huzur ve güven ortamı sağlamadı. "Türkler Arap ülkelerinde sömürgecidir" iddiasıyla Arapları kışkırtılan Batılı güçler, 2. Dünya Savaşı sonuna kadar bu ülkeleri emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır


 

İLAHİ KELİMETULLAH DEĞİL DOĞRUSU İ'LÂYI KELİMETULLAH'TIR.  ( i'LA YÜCELTMEK DEMEKTİR )

 

SELAM ve DUA ile RABBİME emanet olun
__________________
 http://www.bbpesnafim.com

Tartışmalar

Henüz Tartışma Eklenmedi.

Duvar Yazıları

www.bbpesnafim.com , 2009-10-12 04:26:46
www.bbpesnafim.com
(....ALPEREN KİME DENİR.... ) Alp", eski Türklerde kahraman, bahadır, yiğit sıfatlarını ifade eden bir isimdir. Eren", ermiş, erişmiş, iyi yetişmiş, vasıl olmuş demektir ,Alperen gayba inanan adamdır. Herşeyi Allah’ın işi olarak yorumlar, o sebeble her işte hayır bulur. "Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler." onun için tek gerçektir. Nefsine arsa yapıp, onun üzerine Allah sevgisi, insan sevgisi, vatan sevgisi binalarını ihtişamla inşa eden, kanatlarını geniş ufuklara açtığı için geniş manzarada kimseyi bıktırıp usandırmayan "İnsan-ı Kâmil"dir Alperen, dünyanın sufliliklerinden arınmış, nefsini boğazlamış, başkalarının görüş sınırlarını aşmış, ”dünyaya gelişin hüner ” olmadığını kavramış, mutlaka bir ulvi iddiası, zirvede ise aşkı olan adamdır ,Alperen; eşref-i mahlukat olarak Allah’a kulluk ve ibadet için varolduğuna inanır ,Alperen; bu gaye içinde kendi benliğini gayesine teslim etmiş ve gayesi içinde erimiş insandır ,Alperen; kalbi diliyle, dili de kalbiyle beraber olan, sözü işine uyan kişidir IAlperen; "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." buyuran Peygamber Efendimiz’in hayatını örnek alarak, zevki ve saadeti O’nun yaşadığı güzel ahlâkta bulan insandır. Alperen; kula kulluğu reddeden, kuvvet karşısında boyun eğmeyen, Hakk yolundan dönmeyen insandır. Alperen; Hz. Ebu Bekir (ra) gibi adil, Hz. Osman (ra) gibi nezaket ve ilim sahibi, Hz. Ali (ra) gibi cesur insandır. Alperen; çağın getirmiş olduğu problemlere İslâm’ın değeryargılarıyla çelişmeyen önlemler bulan insandır. Alperen; paranın hükmettiği insan değil, paraya hükmeden insandır.
 
www.bbpesnafim.com , 2009-10-12 04:24:33
www.bbpesnafim.com
( ÂLEM'E NİZAM VERMEK ÜLKÜSÜ ) Nizam; intizam ve düzen demektir. Her şeyden öte Allah adalet sahibi, dolayısıyla adaletinin hükmünü kullar üzerinde görmenin adıdır nizam. Nizam-a ilk başkaldırış şeytanın Allah’a (c.c.) karşı gelerek; “Ben ateşten, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Onun için secde etmem’’ itirazıyla başlamış. Bu itiraz sesi şeytanın dergâh-ı ilahiden kovulmasına yetmiştir zaten. İblis bununla da yetinmemiş, cennetten Âdem (a.s.)’ın yeryüzüne inmesine de vesile olmuş. Yeryüzüne inen Âdem ile Havva anamızdan dünyaya gelen Habil ve Kabil kardeşler insanlığa numune-i imtisal bakımdan iki kutbun sembolü oldular. Habil nizamın Kabil ise bozgunculuğun temsilcisi. İşte nizam ile nizamsızlık kavgası bu şekilde iki oğul arasında başlamış ve günümüze kadar süregelmiştir. Bütün Peygamberler nizam kavgası vermiş ve bu uğurda nice zulümlerle maruz kalmışlardır. Peygamberlik makamı beşeriyetin üstünde bir mevki olmasına rağmen en çok çileyi çeken¬lerde yine peygamberlerdir. Hz. Nuh (a.s.)’ın kavmi ile nizam mücadelesi, dayanılmaz bir doruğa ulaşınca; “Tufan’’ kaçınılmaz olmuştu. Hz. Nuh’un oğlu Kenan, nizama başkaldırınca gemiye binip kurtuluşa erenlerden olamadı. Demek ki; bir insan Hz. Nuh (a.s.)’ın oğlu da olsa Allah’a inanmadığı müd¬detçe fayda vermiyor. Kurtuluş iman iledir çünkü. Peygamberler vahyin öncüleri ve aynı zamanda bulundukları âlem’de nizam-ı tesis için vazifeli elçilerdir. Nemrud saltanatının ilk yıllarında adalet sahibiydi. Fakat sonraları şeytanın vesveselerine kapılıp tanrılığını ilan etti. Hatta bir kısım insanlar Allah’a kulluğu bırakarak Nemrud’a tapmaya başladılar bile. Müneccimler: — Yakında bir kimse dünyaya gelecek putlara ve saltanatına son verecek, dediler. Nemrut hemen harekete geçerek: — Bundan sonra hiç kimse eşiyle ilişkiye girmeyecek, bugünden itibaren doğacak çocuklar öldürülecek emrini verdi. Gerçekten de yaklaşık yüz bini bulan masum çocuk katledildi. Müneccimlerin söz konusu kişinin ana rahmine düşmesinin filan gece olacak demesi, Nemrut’u iyice içgillendirmişti. İşi sağlama almak bakımdan erkekleri şehrin dışına sürgün etti. Bununla da kalmayıp şehrin sınırlarına nöbetçiler yerleştirdi. Böylece kendince erkeklerin şehrin içine, kadınların da şehir dışına çıkmasını önleyici tedbirlerini almış oldu. Tüm bu tedbirlere rağmen, İbrahim’in annesi daha önce Taruh‘dan hamile kalmıştı oysa. İşte Müneccimlerin geleceğini bildirdiği İbrahim (a.s) bu elim şartlarda mağarada böyle büyüdü. O büyüdükçe Nemrutun Kurulu düzenini sarsmaya başladı da. Nitekim İbrahim (a.s.)’ın iman gücünü görmezden gelen Nemrut, O’nu ateşe atarak muradına ereceğini sandı. O öyle sansın, ateşin içinde bile iman gücünü gören bozguncu güruhlar şaşkına döndüler. Çünkü Allah’ı Azimüşşan, dostu olan İbrahim (a.s.)’a ateşi serin kılmıştı. Ateş ol emrin etkisinden gül bahçesine, yani: “Ey ateş! Serin ve selametli ol.“ (Enbiya 69)emrine boyun bükerek nizama dönüşüverdi. Gül nizam-ı âlemin, ateş ise hertürlü fitne ve bozgunculuğun simgesidir zaten. Hz. Musa (a.s.) ile Firavun arasındaki nizam kavgasından alınması gereken birçok dersler var. Mısır’ın alışılmış düzenini bir anda allak bullak edecek Nizam-ı âlem öncüsü Hz. Musa (a.s.) ve inananlar hicret ettiklerinde dev sular bile yol vererek, adeta selama durmuşlardır. Aynı dalgalar çılgınca Firavun ve ordusuna ise mezar oluverdi. Su kimine ab-ı hayat kimine de Tisunuma felaketi değil miydi zaten? Hatemül Enbiya, yani en son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’dır. O aslında hem son, hem de sonun başlangıcı. Kâinat O’nun yüzü-suyu hürmetine yaratılmıştır. Kâinat yaratılmadan O’nun nuru ile şenlenmiş. Hakeza ‘’Ey Habipim! Sen olmasaydın, sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca Felekleri yaratmazdım’’ buyruğunda tanım¬lanan Peygamberdir O. Kelimenin tam anlamıyla bütün Enbiyanın reisi ve ümmetin kurtuluş nizamını tesis eden en büyük rehber o’dur. Hadis-i Şerifte beyan edilen, ‘’Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim’’ sözü Nizam-ı âlem’in ilk nüvesi mesabesinde olan ahlak-ı hamidiye biricik temel öğedir bu yüzden. İlk oku emriyle üstlendiği âleme nizam vermeye yönelik diye tarif edilen Nizam-ı âlem davası, küfrün başına inen ilk hamledir. Vahyin Peygamber üzerinde meydana getirdiği ağır yük annemize inci misali yansıması mübarek dilinden tane tane dökülen: ‘’Ey Hatice üzerimi ört’’ dedittirebilmiştir. Örtülere bürünen Fahri Kâinat Efendimiz, örtünün altında zıngır zıngır titremelerin ardından gelen emri ilahiye ile mübarek başını dışarı çı¬kararak, Allah’ın ahkâmını yeryüzüne yaymak için İlay’ı Kelimetullah (Allah adını yüceltmek) davasının ilk tebliğini zevcesine yapmıştır. Ardından Hz.Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ömer ve derken on binleri bulan İlay’ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem kervanı yola koyuldular. Ancak âleme nizam verme davasının karşısında adeta etten duvar örmüştü müşrikler. İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem davasının gerçekleşmesi hiçte kolay olmadı. Hor görüldüler ama çiçek gibi açıldılar. İşkencelere tabi tutuldular ama yılmadan, usanmadan zafere koştular, sonunda zafer inananların oldu. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları bunun en belirgin tipik misalleridir. Mekke’nin Fethi muştudur, hatta gönüllerde esen mutluluk rüzgârıdır. İşte Âleme nizam verme davası, Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v.)’in öncülüğünde ‘’Çöle İnen Nur’’ şeklinde böyle tecelli etti. Veda Hutbesi’nin ardından Sahabe, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i ebedi yolculuğuna uğurladıktan sonra, meşaleyi Ebu Bekir Sıddık (r.a.) devraldı. Âleme nizam verme meşalesi, Ebu Bekir Sıddık (r.a.)’in elinde sıddıkîyet makamının doruğuna ulaştı. Yalan, dolan ve talan hertürlü şeytanı düzenlerin işi. Sıddikiyet denilen doğruluk ise adaletin ve nizamın süsüdür. Sıddık-ı Ekber de dar-ı bekaya iltihak edince bayrağı Hz. Ömer-ül Faruk (r.a.) devraldı. Adaletin mümessili olan Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile Halifeliğin ‘’Hadimiyet’’ten geçtiğini ispatlarcasına yoksulların imdadına koşması İslâm’ın daha da büyümesine vesile oldu. Aynı zamanda Nizam-ı âlemin parlayan adalet güneşi olan en büyük Emirü’l Mümindir O. Hz. Ömer (r.a.)’den sonra Âlem’e nizam verme misyonunu Hz.Osman (r.a.) devraldı. Peygamberimizin damadı olan Hz. Os¬man (r.a.) hilm ve yumuşaklığı gibi meziyetlerle ‘’Zinnureyn’’ ünvanına(çifte nur sahibi) layık görülmüştü. Ne var ki devrinde birçok fitne hareketlerinin doruğa ulaşmasıyla birlikte, âlem’e nizam verme davası sekteye uğramış ve karşı duruş diyebileceğimiz fitne odaklarının gayri nizami harekete geçtiklerine şahit oluyoruz. Malum olduğu üzere Hz. Osman (r.a.) İbn-i Sebe Yahudi dönmesinin fitne eylemleri sonucu şehit oldu ve nizam-ı âlem büyük bir yara aldı böylece. Hz. Osman (r.a.)’ın şehit olmasından sonra, Âleme nizam verme karşıtı fitne odakları eylemlerine devam ettiler, gayri nizam uğruna hiçbir zaman boş durmadılar. Nizam-ı Âlem davasını Hz. Ali(k.v.) devraldıktan sonra kavgalar daha da değişik boyutlarda başgösterdi. Peygamberimiz (s.a.v.); ‘’Ben Kuran’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine savaşacaksın’’ dediği mucizevî olay, Hz. Ali(k.v.)’in hayatı boyunca hep yaşandı. İlim beldesi Hz. Ali(k.v.),nüzul olan ayetlerin doğru tanımlanması ve anlaşılması için mücadele verdi hep. Kur’an ayetlerinin ne anlama geldiğini araştırmadan kendi vehimlerine göre sloganlaştıran Hariciler ise tarihte birçok kanlı eylemler gerçekleştirdiler sürekli. Harici eylemlerine karşı Hz.Ali (k.v.) ilim ve hikmetle cevap vermeye çalışsa da söz dinlemediler. Sonuçta sahabe içinde yaşanan bu kanlı kavganın özünde ‘’tenzil ve tevil’’ olayı en büyük etkendir. Hâsılı; Peygamberimiz (s.a.v.) Kuran’ın tenzili üzerine mücadele verdi, Hz. Ali (k.v.) ise tevili uğruna. Tenzil ve tevil her ikiside vahiy kaynaklıdır. Elbette ki hikmetinden sual olunmaz ama, belli ki ötelerden böyle arzu edilmiş. Böylece içerisinde bin bir hikmet gizli bir durum yaşadı tüm cümle âlem. Bu âlemlere inen rahmet bayrağı çileli de olsa elden ele devam edebildi. Sahabeden sonra bayrağı tabiin devraldı. Tabiin’in ulularından Hz.Hasan-ı Basri (r.a.) âleme nizam verme duygusunun mana ve ruhunu yansıtması bakımından Piri sayılır. Öyle ki; Hasan-ı Basri; ‘’Benim zannımı, Dicle kenarında bir ana ile oğul düzeltti’’ diyecek kadar hüsn-ü zan örneği vermiş ve derken Allah’a giden yolun hüsn-ü zan¬dan geçtiğini göstermiştir. Hüsnü zanlık nizamın ruhunu yansıtır zaten. Âleme nizam verme davasının bayraktarlığı Türk’ün eline geçince bu dava daha da âleme yelpaze açıyor. İslâmiyeti Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya taşıyan Alparslan, ‘’Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız’’ diyerek Romen Diojen’i dize getirmiştir. Selçuklu, coğrafyasında Nizam-ı Âlem davası vatanlaşarak İslâmiyete renk katmıştır. Ne var ki; Moğol kasırgası bu Nizam-ı âlem meşalesine büyük bir darbe vurmuş ve Selçuklu devletinin varlığına son verilmiştir. Moğol kasırgasından dolayı Anadolu uçlarına yerleşen Türkmenler, şeyhler, dervişler, alperenler sınır uçlarına yerleşerek Ertuğrul Gazi’nin açtığı bayrağın altında yeniden ümit vermeye başlamışlar. Ertuğrul Gazi’nin etrafında birleşen bu güçler sayesinde o müthiş ulu çınar Osmanlı doğuyor tarih sahnesine. Söğüt’te kurulan Osmanlı otağı kuruluşda henüz yolun başında bir kıvılcımdı sadece. Bu kıvılcım Osman Gazi ve Şeyh Edebali elinde alevlenerek ileride cihanşumül bir devlete dönüşür. Kuruluşumuzdaki heyacan, aşk, sevgi ve İlay’ı kelimetullah için Nizam-ı âlem duygusu üç kıtaya hükmeden cihangir bir devleti vücuda getirdi. Nizam-ı âlem ülküsü Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle doruğa ulaşır. Yükselişimizdeki ruh, tamamen Nizam-ı âlem ülküsüdür. Öyle ki; bu ülkü Osmanlı’nın elinde âleme nizam götürme davası şeklinde sembolleşti. Gerçekten de ecdadımız, fethettiği yerlere gözyaşı, kan, zulüm götürmedi, bilakis medeniyet ve adalet götürerek âleme büyük bir “Nizam’’ dersi verdiler. Eğer zülum üzerine kurulu bir devlet olsaydık, altıyüz sene gibi uzun süre ayakta durabilir miydik hiç? Medeniyet olarak dünyaya ilk damgasını vuran tek ülke Osmanlı olsa gerektir. Osmanlı sayesinde âleme nizam verme davası uygarlaşmıştır. Ne yazık ki; bu misyonumuz zaman içerisinde eriyince, düşüş kaçınılmaz oldu. Yükselişimizdeki anlayışla, düşüşümüzdeki anlayiş farkı “Devlet ebed müddet” ülküsünü bertaraf etmiştir maalesef. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye derken âlem’e nizam verme davası günümüze kadar uzanmış ve kıyamete kadar da devam edecek tek ülküdür, bu uğurda dün olduğu gibi bugün de ümit kalelerimiz olacak elbet. Velhasıl İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem biricik ülkümüz olmalı. Vesselam.
 
www.bbpesnafim.com , 2009-10-11 01:18:34
www.bbpesnafim.com
ALPERENLERİN DİKKATİNE!----------------- ALPERENLER OCAKLARI; 1992 yılında. 12 Eylül 1980 öncesinin Gençlik Teşkilatı olan, Ülkü Ocaklarının efsane Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU 6 arkadaşıyla birlikte MÇP’den ayrılarak kurmuş oldukları. Büyük Birlik Partisinin geleceği olan, Gençlik Teşkilatıdır. Bu Teşkilatın ismi önceleri, “NİZAM-I ÂLEM OCAKLARI” iken bu isim daha sonraları, istişare yapılmak suretiyle, “ALPEREN OCAKLARI” isim almıştır. Bu isimle devam etmekteyken, dergi temsilciliğinden, dernekleşme cihetine gidildiği ve “ALPEREN OCAKLARI BİLİM EĞİTİM KÜLTÜR VE YARDIMLAŞMA DERNEĞİ” adını alarak, faaliyetine devam etmektedir. Genel Merkezi Ankara da bulunmakta olup, Yurt içinde ve Yurt dışında çok sayıda şubeleri vardır. Bu kısa bilgilendirmeden sonra gelelim esas olan, konumuza. Alperen Ocakları ne amaçla kurulmuştur. Ocaklar 1980 yılın da, o günkü Genelkurmay Başkanı olan, Orgeneral Kenen Evren ve 4 Kuvvet Komutanlarıyla, (Kara kuvvetleri, Hava kuvvetleri, Deniz kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı) ile birlikte, ABD’nin direktifleri doğrultusunda. 12 Eylül 1980 Cuma günü sabahı, ihtilal yaparak, parlamenter sisteme el koymuşlardır. Yapılan bu ihtilal sadece dış ve iç düşmanların işine yaramış olup, aziz Türk Milletine hiçbir faydası dokunmamış aksine ülkenin altını üstüne getirmiş ve harabe haline gelmesini sağlamıştır. Ellerinde her türlü imkân varken ve ülkenin ise neredeyse genelinde sıkıyönetim varken, ülkede her gün onlarca, solcusuyla ve sağcısıyla insanlar öldürülmekteydi. Bu gidişata bir türlü dur denilmiyordu. Maalesef neden dur denilmediğinin cevabı ise İhtilal ortaklarından, şuan hayatta olmayan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel tarafından, açılama geçte olsa yapılıyor ve deniliyor ki, bizler işin olgunlaşmasını bekledik. Bu ne demektir. Yani Millet günde onlarca insanın ölmesine şahit olmalı ki, yapacakları ihtilal vatandaş tarafından meşru görsün ve desteklesin. Bu hengâmeden sora Soldan ve sağdan, sayıları on binlere varan insanlar. Gece yataklarından alınarak, Mamak Askeri Cezaevlerine tıkılmışlardır. Buralar da özellikle Ülkücü Gençlere, C-5’lerde akıl almaz işkenceler yapılmıştır. Yapılan ihtilalin asıl amacı ise, yüce Türk Milletinin geleceği olan, Türk gençlerinin bozulması, milli ve manevi hassasiyetlerinin yok edilmesi, değerlerinden koparılıp güdülmek için hazır hale getirilmesidir. Maalesef bu çalışmalarında da başarılı olmuşlardır. Bu bozulma ve çürüme ne yazık ki, Ülkücü hareket’te de başlamıştır. Dava mensupları dün uğruna gözünü kırmadan ölüme gittiği ve yıllarca zindanlar da çile çektiği, davasını bırakarak başka düşüncelere kapılmışlardır. Bu hareketin partisi olan, MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) evvela Allah’ın yardımı ve mensuplarının gece ve gündüz demeden çalışmaları neticesi, iktidarı yaklaşmış ve iktidarın büyük ortağı olmuştur. Olmuştur olmasına ama dik duramamış ve ilkelerine bağlı kalamamıştır. Ülkücülerin başlarını önlerine eğmelerine sebep olmuştur. Hep söyleye geldiğimiz. Dava adamı, hiçbir zaman hangi şartlar olursa olsun. Bozulmaz diye dev olarak gördüklerimiz. Gel gör ki, bozulmayı bırak kokuşmuşlardır. Ey Alperenler! İşte sizlerin görevi böylece başlamıştır. Geçmişte başarılı görev yapan, Ülkü Ocakları, görevini yapamaz hale gelmiştir. Böylece bir boşluk doğmuş ve bu boşluğun doldurulması, misyonun tekrardan diriltilmesi ve ayağa kaldırmak için, Alperenler meydana çıkmış ve Ocaklarını faaliyete geçirmişlerdir. Ocaklarının adına Alperen Ocakları ve davalarının adına ise Nizam-ı Âlem İlahi Kelimetullah demişlerdir. Buraya kadar çok güzel katılmamak mümkün değil. Ancak buradan itibaren kendimizi de iyi bir sorgulamamız gerekmektedir. Yiğit Alperenler. Şimdi de sözlerim sizlere, Buradan evet Siz Alperenlere sesleniyorum. Yukarıda Ülkü Ocaklarının görevlerini yerine getirememelerinden dolayı, Alperen ocaklarının kurulduğundan bahsettik. Şimdi de kendimize, yani Alperen Ocaklarına dönelim ve soralım. Evet, beyler sizler devraldığınız mukaddes olan, Nizam-ı Âlem için İlahi Kelimetullah davasının gerçekleşmesi olan görevinizi layıkıyla yerine getiriyor musunuz? Bana sorarsanız hayır. Tam manasıyla değil. Neden mi?, Ocak kurulduğu tarihten buyana bir ivme kazanamamıştır. Başta Genel Merkez olmak üzere, tüm teşkilatlar da bir plansızlık ve programsızlık mevcuttur. Hatırı sayılır bir gelişme olmadığı içinde, ocaklar yerinde saymakta gelişememekte ve hatta günden güne geriye gitmektedir. Yiğit Alperenler! Sizler diğerleri gibi olamazsınız. Nemelazımcı, vurdumduymaz, her koyun kendi bacağından asılır, bana dokunmayan yılan binlerce yaşasın, devleti malı deniz yemeyen domuzdur diyenlerden olamazsınız. Çünkü bu sözler tamamen bir Yahudi sözleridir. Fakat olmamakla bu iş bitmiyor. Ne yapılmalı? Ocaklar da, İlim ve bilimle uğraşılmalıdır. Gençler Alperen ruhu ile yetişmelidir. Genel Merkezden tutun ve en alt ocak temsilciliklerine kadar, görev yaptıkları makamların geçmişte kimlere ait ve kendilerine de, niçin teslim edilmiş olduğunu çok iyi öğrenmelidirler. Ona göre de uygun çalışmalar yapmalıdırlar. Kendilerine emanet edilen makamların, evvela Allah Resulünün, Halifelerin, Türk İslam Büyükleri olan, Alpaslanların, Fatihlerin, Yavuzların, Abdülhamitlerin, Mustafa Kemallerin, Türkeşlerin ve Muhsin Yazıcıoğluların makamları olduğunu bilerek, hareket etmeliler ve çok çalışmalıdırlar. Ocaklarda görevli olsanız veya olmasanız dahi, bir disiplin içerisinde hareket etmelisiniz. Her gün şu soruyu mütemadiyen kendi kendinize sormalısınız. Allah’ım bugün görevimi layıkıyla yerine getirebilecek miyim? Ben vazifemi tam ve eksiksiz olarak yapabilecek miyim? Eğer olurda yapamazsam. Yarabbi huzurunda nasıl hesap veririm diye tir-tir titremelisiniz. Düşünün bir kere, sizlerden öncekiler. Örneğin, Ruhi KILIÇKIRAN, Yusuf İMAMOĞLU, Dursun ÖNKUZU, Süleyman ÖZMEN, Mustafa PEHLİVANOĞLU, Gün SAZAK, İlhan DARENDELİOĞLU, Recep ve Oğul HAŞATLI, Malatya’dan Hamdi FENDOĞLU daha isimlerini saymadığım. 5 bin küsur şehit, sizler eğer görevlerinizi onlara layık bir şekilde yerine getirmez veya görevden kaçarsanız. Yarın huzuru mahşerde yani Allah’ın huzurunda bu şehit ağabeyleriniz, demeyecekler mi? Yarabbi bizler senin yolunda, hiç çekinmeden canlarımızı ve çoluk çocuklarımızı düşünmeden seve-seve kendimizi ateşe attık. Geride kalan başta davamızı ve Anne, Baba, eş çocuklarımızı bulara (sizlere) emanet ettik. Bunlar davalarına sahip çıkmadılar. Bizlere layık çalışmadılar. Bizlere ihanet ettiler diyerek yakalarınızdan tutmayacaklar mı? Elbette tutacaklar ve hesap soracaklar. Sorarım sizlere, ey Alperenler o zaman ne yapacaksınız. ve ne cevap vereceksiniz. Sizler de çok iyi biliyorsunuz ki, öyle hesap vermek kolay değildir. Hatta zordan da çok ötedir. Öyleyse bugünden tezi yok, herkes kendini iyi bir hesaba çekmelidir. Eksikliklerini gidererek yola koyulmalıdır. Can Alperenler! Evet, çok okuyup, çok yazmalısınız. Hatta rakiplerinizin fikirlerini de çok iyi derecede öğrenmelisiniz. Sizlerin ve davanızın hakkında, onların neler düşündüklerini nasıl öğreneceksiniz. Elbette onların kitaplarını, gazetelerini, dergilerini ve basın yayınlarını takip ederek. Öğreneceksiniz. Arkadaşlar malumunuz önümüzde ki, Mart ayında, yerel seçimler var. Bu seçim sizlerin lideri olan, Muhsin Yazıcıoğlu’nun başında bulunduğu, BBP (Büyük Birlik Partisi) için çok önemli ve hatta var olma veya yok olma meselesinde olan, bir seçimdir. İşte sizlere şimdi çok büyük görevler düşmektedir. Tabi ki sadece sizlere değil. Partililere de çok görev düşmektedir. Bütün herkes, yarın seçim olacakmış gibi gece gündüz, yağmur çamur, Uyku falan düşünmeden fedakârca çalışmalıdır. Ankara da Atatürk kapalı spor salonunda, 9 Kasım tarihinde yapılan 7. Olağan Kurultayda Lidere söz verdiniz. Söz vermenin ne olduğunu sizler benden daha iyi bilirsiniz. Yüz yıllar öncesi yabancı filozofların bir sözü vardır. Filozof derki, kırk notere senet yaptıracağınıza, bir Türk’ün söz vermesi yeter ve artar demiştir. Sizler işte öyle Türk’ün evlatları ve torunlarısınız. Haydi, yolunuz ve bahtınız açık olsun. Allah’a emanet olunuz. Baki selamlar.
 
www.bbpesnafim.com , 2009-10-11 01:13:09
www.bbpesnafim.com
PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ---------------- ALPEREN GÜRBÜZER----------------- Alperen düşüncesinin ilk Fatihi Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’¬dir. İslâmiyet öncesi Türk’ün alp’ine erenlik özelliği kazandıran ve Türk’ü İslâmiyetle kaynaştıran hamur onun eseri. O yeni bir renk kazandırmış alp’ın ruhuna ve ruh ikliminde fırtınalar estirmiştir. Hoca Ahmet Yesevi, Yunus’un da Hz. Mevlâna’nın da Hacı Bektaş Veli’nin de Ahi Evran’ında Piri’dir. Bakın Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal, Fuad Köprülü’ye bakın neler söylüyor; “Şu Ah¬met Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız’’ Hoca Ahmet Yesevi, büyük bir Türk-İslâm mutasavvıfı ve Türkler arasında İslâmiyet’in yaygınlaşmasında emeği olan yüce bir şahsiyettir. Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Kuzey Türklüğünün İslâmi uyanışında dergâhında yetiştirdiği alperenlerin ve ta¬kipçilerinin büyük hizmeti olmuştur. Bu büyük manevi sultan¬ların insan sevgisine dayalı din anlayışına dün olduğu gibi bugün de insanlığın ih¬tiyacı vardır. Bu düşünceyi yaymak insanlığa hizmet ola¬caktır elbette. İnsan tasavvufa adım atmakla hayat yolculuğunda karamsarlıktan kurtulabilir pekâlâ. O halde batı ve doğu insanına Mevlana misali tasavvuf kapılarını ardına kadar açmalıyız. Büyük bir Alperen Başbuğudur Pir-i Türkistan, yani evliya olup Yusuf Hemadani Hz.lerinin halifesidir o. Nitekim ondan nispet almış, feyiz almış ve sonunda kendini bulmuş. İlim de zaten kendini bulmak demek, kendini bulan Rabbini bulur çünkü. Dolayısıyla kendini bulan Yusuf Hemadani ile Ahmed Yesevi, Hacegân halkasında dizilmiş gönül sultanlarının dâhil olduğu silsilenin iki altın ismi olmuşlar. Hoca Ahmed şeyhinden aldığı nisbetle bu yol’un düsturlarını Orta Asya ve Türk illerine yayarak kol¬başı görevini yapmıştır. Allah Rasulünün başlattığı ışık önce Mekke’de doğmuş ve bu ışık Rabbani âlimlerin elinde Asya’ya sıçrayarak oradan da Anadolu, Balkanlara ve derken tüm dünyayı aydınlatmaya devam ediyor. Türk’e alpe¬ren adını veren Piri Türkistan bütün dünyayı manevi susuzluktan kurtaracak öğretilerini ardından bırakarak kelebek misali ötelere uçtu, ama o hala gönüllerde yaşıyor. Biz Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’yi kütüphanemizin tozlu raflarından çıkarıp daha yeni anlamaya çalışıyoruz. Maalesef O’nu ve alperenlerini geç tanıdık. Batı bizden öğrenmiş sevgiyi, şiiri, edebiyatı, ama biz tanımamışız kendi klasiklerimizi. Mevlâna, Yunus ve Yesevi bizim coğrafyamızdan daha çok batı da yan¬kılanıyor. Avrupa bizim klasiklerimizi vecdle, aşkla, şevkle okuyor hala. Hatta batı’yı yeni fetihlere kanatlandıran bir zamanlar kendilerinin unutmuş olduğu metinler olup, aynı zamanda bizden aktardıkları anlaşılan klasik eserlerdir. Eğer batı dünyası Yunan kla¬sikleri için bizim tercümelerimize başvurmasalardı Rönesans’ını gerçekleştiremiyeceklerdi. Her neyse batı artık doğudan ipek ve baharat değil şiir, iman, sevgi ve felsefe iste¬mektedir adeta. Batı biliyor ki edebiyat sarayına doğu kapısından girilir; aşk, şiir, sevgi ve ruha ait her ne ararsan suna boylu doğuda. Belki de Said Nursi “Osmanlı Avrupa’ya gebe, Avrupa Osmanlı’ya gebe’’ derken bunu kast etmiştir. Doğu düşüncesinin en büyük zaferi değişmeyeni kavrayabilmesidir. Batı’da teknik ne ise, doğu da aşk da odur. Buhara, Taşkent, Semerkant ve Asya’yı bir miskinler dervişler tekkesi sananlar büyük yanılgı içerisindeler. Eğer o merkezlerde alperenler, gazi dervişler elini kolunu bağlayıp hayeller âleminde yaşasalardı, o büyük Türk-İslâm me¬deniyeti nasıl doğacak, ya da nasıl gelişip nasıl ayakta durabilecekti? Prof. Dr.Osman Turan Türk Cihan Hâkimiyeti ve Mefkûresi adlı eserinde; “...Türklerin kâmları (Korkut Atası-Irkıl Hocası) yerine İslâm Şeyhleri ve evliyası geçerken, sessiz ve kaynaşma oluyor. Türklerin alp’i, Alperen şekli ile kudsiyet kazanıyor ve İslâm, Türk’ün gazileri ile birleşiyordu. Türklerin İslâmlaşması bu suretle sayısız din ve tarikat adımlarının emeği ile kuvvetlenmiş¬tir’’ diyor. Hakeza meseleyi Cemil Meriç Dündar Taşerin yazdıklarına atıfta bulunarak; “Tarihte tek mucize vardır: Osmanlı mucizesi; Türk kanıyla İslâm dininin kaynaşmasından doğan bir mucize” diyor ve burada alp ile erenliğin kaynaşmasından doğan mucizeye işaret ediyor. Satırlar ilerledikçe Dündar Taşer bu mucizenin nasıl gerçekleştığini şu tarihi perspektif anlayışıyla izah ediyor. Bakın ne diyor Taşer; “Osmanlı Beyliği 1299’da Söğüt’de kurulduğu zaman 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326 Bursa fethinde Orhan Bey 38000 atlıyı ku¬manda ediyordu. Bu kısa zamanda ki asker artışı nereden ge¬liyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Bu artışın sırrı: Millî şuur, Horasan’dan İzmit’e kadar heryerdeki Türk’ü Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağı altına çekiyordu. Moğol ordu¬larının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarikat ve tasavvuf erbabı Horasan Erenleri, devrişler, alpler, burada yepyeni bir ümit kalesi vücuda getiriyorlar... İşte bu elim vaziyette büyük mürşitlerin zuhuru başlıyor. Bunlar mağlubiyetlerin bir fitne, bir imtihan olduğunu, İslâm’ın yeniden muzaffer olacağını, onun kılıcı ve bayraktarı olacağını telkin etmeye başlıyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan yiğitler... Söğüt Beyliği’ne sevkediliyor. Türk’ün nabzı Osmanlı Beyliğin’de at¬maya başlıyor. Bu küçük devletin fizilitesi büyük, müsamahası büyük, ideali büyük, bazılarının sandığı gibi talan ve istismar koşusu değil bu koşu. Musamaha, huzur ve adalet tesisi için göze alınan bir cihad“ ifadeleri konumuzun ruhunu yansıtır. Biraz da alperenlikten bahsedelim. Neymiş alperenlik? Nereden çıktı bu alperenlik demeyelim. İncelendiğinde kültürü¬müzün özünde Horasan erenlerinin ürettiği alperenlik düşüncesi yatar. Alperenlikte buram, buram aşk tüter. Bu kültürün başkahramanı hiç şüphesiz Hoca Ahmet Yesevi ve onun yetiştirdiği talebeleri olan gazidervişlerdir. Alperenlik soylu bir ağaçtır, bu ağacın halkalarının herbirinde Horasan Erenleri dizilerek geleceği selamlar adeta. Her dalında binbir meyve türü bütün cazibesi ile önümüze serilir. Alperenlik, sevgilinin bakışlarındaki pırıltı, gönül¬lerdeki heyecan demek. Pir-i Türkistan’ın yetiştirdiği talebelerde iki nişan var: Biri alp, diğeri ise erenlik. Alp’e alplik katan kahramanlık olgusu, teknik ve mesleki branşlar, erenliğe ise maneviyet dediğimiz iç âlem gibi değerler renk katar. Modern dünya belli bir insan tipi doğuruyor sürekli. Bir yüzü ile ruhsuzluk, bir yüzü ile sömürgecilik. Karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz karmaşık yapıyı çözecek Horasan erenlerinin soluğuna ihtiyaç var. Çağımızın yeni alperenleri, geleceğin diriliş neslidir. Tüm gönüller ilahi aşkla dirilir. Bu yüzden Allah aşkı var oluş sebebimizdir. Yüreğinde aşk ve sevgi taşımayan insanlar, yeni bir dünya kuramazlar. Bugün her ne hikmetse kimse sevgiden söz etmiyor. Herkes bir kin kışkırıcısı rolü üstlenmiş sanki. Bu kini yıkacak tek güç sevgi olsa gerektir. Horasan Erenlerinin göğsünden fışkıran sevgi er-geç birgün dirilişimiz olacaktır elbet. Horasan Erenlerinin sırrına erenler, çokluk içinde birliğe yükselmiş, dertlerden kurtulmuş ve huzuru yakalamak arzusuyla dopdolulardır. Önce iç âleme nizam sonra dünyaya nizam. O halde Alperenlik duygusuyla hem beden nizama kavuşur hem dünya. İlayi Kelimetullah önce kalbde diri¬lir, sonra âlem-i emirle bağlantılı letâiflerde kıpırdar ve daha sonra vücuda yayılarak iç denge gerçekleşir böylece. Kelimenin tam an¬lamıyla fethedilecek tek ülke var; o da kendi ruh dünyamız. Bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip, vehimlerden soyunmalı ki iç ve dış âleme nizam veren Allah sevgisi bir rüya değil, hakikat olabilsin. Alperen tip hem dünyevi, hem uhrevi yönü olan ya da hayatla barışık bir insan demektir. Başka bir deyişle Alp’lik; cesaret, secaat, karar, kuvvet ve tekniktir. Eren’lik; ilim, fikir, hikmet, adalet, barış, terbiye, samimiyet ve mane¬viyat demek. Alperenlik ise bu ikiliğin, yani Alp’liğin ve Erenliğin terkibidir. İkisi biraraya gelince vahdet gerçekleşir. Osmanlı’nın zafer sırrını vahdet’te aramalı. Bu aksiyonla üç kıtada hükümdar olmuşuz. O ocak¬tan üç kıtaya uzanan Alperenler insanlığa işte bu ruhla nefes aldırdılar. Anlaşılan odur ki bilgi çağının en üst seviyesine sıçratacak ruh, Horasan Erenlerin saçtığı gül kokusunda mevcut. Yeter ki o gül’e talip olalım gerisi kolay. Velhasıl; alperenlik güzel bir duygu, anlatılmaz yaşanır.
 
www.bbpesnafim.com , 2009-10-02 15:32:46
www.bbpesnafim.com
Tarihte Türk-Ermeni İlişkileri Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun temeli Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiasına dayanmaktadır. Buna senaryoya göre Türkler, Ermeni topraklarını işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir. Ancak Türk-Ermeni ortak tarihini incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının da 1. Dünya Savaşı'na kadar böyle bir iddiası olmamıştır Türkiye içinde bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum dolayısıyla tüm dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprüdür, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlara sahiptir, Ortaasya, Ortadoğu ve Kafkasya'daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği bir noktadadır. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu, günümüzde ise Türkiye Cumhuriyeti bu kritik konumu nedeniyle çeşitli ülkelerin ilgi alanı olmuş, plan ve entrikaların hedefi haline gelmiştir. Türkiye üzerindeki planlarını uygulamak isteyen ülkeler, bu hedeflerine ulaşmak için türlü yollara başvurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu içinde huzur içinde yaşayan azınlıkları yönetim aleyhinde kışkırtmış, kendi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kullanmışlardır. Ermeniler de bu halklardan biridir. Özellikle de Rusya ve İngiltere Ermenileri kendi hedefleri uğrunda bir piyon gibi kullanmışlardır Senaryonun Başlangıcı Ancak asırlardır süregelen Türk-Ermeni ilişkilerini, sadece 1. Dünya Savaşı yıllarındaki kısa dönem çerçevesinde değerlendirmek çok sağlıklı olmaz. Çünkü Ermenilerle Türklerin dostlukları bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun temeli Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiasına dayanmaktadır. Bu senaryoya göre Türkler, Selçuklular ve Osmanlılar ile başlayarak Ermeni topraklarını işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir. Hatta bu zulüm hala devam etmektedir. Ancak Türk-Ermeni ortak tarihini incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu delilleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının da 1. Dünya Savaşı'na kadar böyle bir iddiası olmamıştır. Öncelikle, Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiası tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Ermenilerin bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge tarihin kaydettiği dönemlerde MÖ 521'den 344'e kadar bir Pers vilâyeti, 344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun bir parçası, daha sonra sırasıyla Selefkitlere tâbi bir vilâyet, Roma İmparatorluğu ile Partlar arasında sık sık el değiştiren bir bölge, Sasani vilâyeti, daha sonra da bir Bizans vilâyeti olmuştur. Bu toprakların 7. yüzyıl sonlarından itibaren sahibi Emevilerdir. Onlardan sonra 10. yüzyıl sonlarına kadar Abbasilerin elinde kalmış, 10. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun tamamına Bizans İmparatorluğu yeniden hakim olmuştur. 10, yüzyıldan itibaren de bölgeye Türkler gelmişlerdir. Ermeniler çok eski tarihlerden beri bölgede varlığı devam eden, medeni ve kadim bir millettir. Ancak tarih boyunca çeşitli egemenlikler altında yaşamış, hiçbir zaman bağımsız ve sürekli bir devlete sahip olamamışlardır. Dolayısıyla Doğu Anadolu'nun bir Ermeni anayurdu olduğu iddiası gerçeklerle örtüşmemektedir. Gerçek Zulmü Bizans Yaptı Ermeniler en büyük zulmü Bizans İmparatorluğunun yönetimi altında yaşarken görmüşlerdir. Bu konu ile tarihçiler tarafından da sıkça dile getirilmiştir. Ünlü Ermeni tarihçisi ve aynı zamanda Urfalı olan Mateos halkın buralardan sürüldüğünü, evlerinden zorla çıkarıldıklarını ifade etmektedir. Mateos "İki yıl sonra (993-994) büyük Roma dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı yürüdü, Hristiyanların üzerine atılıp onları kılıçtan geçirdi ve esaret altına aldı. O, zehirli bir yılan gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz milletlerin yerini tutmuş oldu" sözleriyle Bizanslıların Ermeni halkına karşı uyguladığı şiddeti dile getirmiştir. Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında bazı küçük devlet ve beyliklere bağlı bir şekilde hayatlarını devam ettirmişlerdir. Osmanlılarla ilk ilişkileri ise Osman Gazi döneminde başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı merkez yaptıktan sonra, Kütahya'da yaşayan Ermenileri ve ruhani reislerini buraya nakletmiştir. Bu güçlü ilişki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine kadar hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiştir. Özellikle de Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla başlayan dönem, Ermeniler için adeta bir altın çağ olmuştur Osmanlı Hoşgörüsü Fatih Sultan Mehmet kendi talebi ile Ermenilerin Bursa'daki ruhani reisi Hovakim'i İstanbul'a getirtmiş, Rum Patrikliği'nin yanında, bir de Ermeni Patrikliği'ni 1461'de kurdurmuştur. Patrik, padişahın fermanıyla Ermeni cemaatinin lideri ilan edilmiş ve Ermeniler tamamen onun yönetimine bırakılmıştır. Bu dönemden sonra çeşitli ülkelerden İstanbul'a büyük bir Ermeni göçü yaşanmış, İstanbul'da güçlü bir Ermeni topluluğu oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim'in Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle birlikte, buradaki Ermeniler de İstanbul'daki cemaatin bünyesine dahil olmuş, İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır. Osmanlı yönetimi boyunca Ermeniler dinsel, siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan çok büyük bir özgürlük yaşamışlardır. Bu büyük hoşgörü ve iyi niyet Fatih Sultan Mehmet'ten sonra da devam etmiştir. Diğer gayrimüslim toplulukların olduğu gibi, Ermenilerin de dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler gerek yönetimde, gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok önemli bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline gelmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne sadakatleri, güvenilir olmaları, iyi niyetli tavırları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere atanmalarına sebep olmuştur. Ermenilerin Osmanlı yönetiminden memnuniyetleri geçtiğimiz yıl, yani Osmanlı'nın 700. kuruluş yılında, İstanbul Ermeni Patrikhanesi 538. doğum günü kutlanırken de çeşitli şekillerde ifade edilmiştir Resim altı Osmanlı İmparatorluğu’nda gayri müslim toplulukların olduğu gibi, Ermenilerin de dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler gerek yönetimde, gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok önemli bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline gelmişlerdir.